İnsan, kendisine öğretilen doğrularla kendi içinde hissettiği gerçekler birbirine
uymadığında ne yapar?
Zeynep Akgün bu sorunun peşine çocukluğundan beri düşüyor.
Bulgaristan’da Müslüman bir ailenin çocuğu olarak başlayan hayatı, Türkiye’ye
göçle başka bir dünyaya açılıyor. Değişen ülkeler, kültürler, insanlar ve yaşam
biçimleri ona aynı şeyi tekrar tekrar gösteriyor: Bir yerde doğru kabul edilen, başka
bir yerde yanlış sayılabiliyor. Birinin kutsal bildiğine diğeri uzaktan bakabiliyor.
Fakat bütün bu farklılıkların arasında insanın sevme, inanma, korkma, ait olma ve
anlaşılma ihtiyacı değişmiyor.
Zeynep’in asıl yolculuğu ise gördüğü sıra dışı rüyalarla derinleşiyor.
Tanrı, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hz. Süleyman ve Mustafa Kemal Atatürk’ün
yer aldığı rüyalar; çocukluk anıları, göç, aidiyet, kadın olmak, din, iyilik ve kötülük
üzerine sorularla iç içe geçiyor. Yazar hiçbirine kesin cevaplar vermeye çalışmıyor.
Aksine, yıllardır zihninde ve kalbinde taşıdığı soruların karşısında duruyor ve
yaşadıklarını olduğu gibi anlatmayı seçiyor.
Sonra bir rüyada duyduğu tek bir cümle, bütün bu yılları başka bir yere bağlıyor:
“İncil’i çok kolay bir yere sakladım.”
Peki nereye?
Bu kitap o sorunun cevabını bildiğini iddia etmiyor. Bir inanca çağırmıyor, bir dini
diğerinin karşısına koymuyor. Yalnızca bir insanın çocukluğundan yetişkinliğine,
Bulgaristan’dan Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya uzanan hayatında Tanrı’yı, insanı
ve en çok da kendisini anlamaya çalışırken biriktirdiklerini anlatıyor.
Belki de bazı yolculukların sonunda bulunması gereken şey bir cevap değildir.
Belki insan, yıllarca dışarıda aradığı bir şeyin izine sonunda kendi içinde rastlar.

